4 Kasım 2009 Çarşamba

Yitik Sanrı


Salaş bir çay bahçesine oturuyorum. Sanırım iletişim yeteneğimi kaybettim ya da çevremdekiler benden fazlasını yitirdiler. Gerçekleri kavramaktan kaçıyorum, olasılıklar üzerinde dururken hangisinin gerçek olduğuyla ilgilenmiyorum. Sakinim belki de durgun, bilmiyorum. Bildiğim bütün bildiklerimi yitirdiğim. Koluma değen ahşap masanın soğukluğunu hissediyorum. Etrafta bir kaç gülüşen insan var, ben gülmüyorum. Belki de somurtuyorum hangisi olduğuna kara vermek güç. Önüme düşen bir kaç saç lülesinde denizi hatırlıyorum, gitmek bir kaç saat oturmak istiyorum dalga seslerinin eşliğinde, ama bu soğuk hava canımı sıkıyor. Masaya içtiğim çayların parasını bırakıp hızlı adımlarla terk ediyorum orayı. Sanırım acelem var ama sormuyorum kendime nedenini. Ayaklarım telaş içinde bir sokaktan diğerine sürüklüyor beni, bilmediğim birçok yerden geçiyorum nefes nefese.

İnsanlara bakıyorum, yaşlı insanlara, yaşlı ama yaşamamış insanlara, yaşlı, yaşamamış ve yaşamı tanımayan insanlara... Ne yazık asla yaşamamış olmaları diye geçiriyorum içimden, ciğerlerim soğuk havadan oksijeni ayırmaya çalışırken.

Birden bir binanın önünde duruyorum. Yaşlı, boyası dökülmüş gri bir binanın önünde. Elimle büyük giriş kapısını itiyorum, gıcırdayarak açılıyor. Merdiven taşları kırılmış, ahşap trabzanlar dokunsan yıkılacakmış gibi uyuyor merdivenlerin üstünde. Dikkatlice merdivenleri tırmanıyorum, trabzanları uyandırmadan. İki kat çıktıktan sonra rengi solmuş açık yeşil ahşap bir kapının önünde duruyorum. Buraya ilk defa geldiğimi biliyorum ama kapıyı çalmak geçiyor aklımdan. Neden geldiğimi bilmediğim bu eve girme isteği derin bir nefes gibi kaplıyor içimi. Sakinleşmem gerektiğini biliyorum bu yüzden birkaç dakika kafamı toparlamak için merdivenin birine yavaşça çöküyorum. Bir süre sonra karşıdaki kahverengi kapının içimi ürperten bir gıcırtıyla açıldığını duyuyorum. Yere diktiğim gözlerimi çekinerek kaldırıp kapıya bakıyorum. Yolda gördüğüm yaşlı teyzelerden birine veya birkaçına benzeyen bir teyze meraklı ve yumuşak bir ses tonuyla soruyor, Kime baktın yavrum? Birden teyzenin sanatçı olduğu hissine kapılıyorum, tavırları ve ses tonu bana tanıdık geliyor bir yerden. Tenimi ürperten gözleriyle bir yandan beni süzüyor. İyi misin evladım? Bir an sorulara cevap vermediğimi fark ediyorum. Şey… ben… ben bilmiyorum. Bir anda kendimi bu kapının önünde buldum ama cesaret edemedim çalmaya. Burada kimin oturduğunu biliyor musunuz? Hiç şaşırmadığını düşündüğüm teyze meraklı tavrından uzak bir halde adımı soruyor. Adım… Deniz diyorum. Uzun saçlarımı, gözlerimi, gür siyah sakallarımı, omuzlarımı ve kıyafetlerimi bir süre inceleyen bu tatlı kadın içeri davet ediyor beni. Ben, biraz şaşkın, biraz da çekingen bir halde başımı sallıyorum tamam anlamında. Aralık bıraktığı kapısını ardına dek açtığında, ayağa kalkıp sakince içeri giriyorum.

Kapı ardımdan gıcırdayarak kapanıyor. İnsana huzurlu ve güvende hissettiren bir dekorasyonu var bu eski evin. Eşyaların çoğu antika değerinde olan bu evde ben eşyaları incelerken bu yaşlı hanımefendi gümüş tepsiyle yeni demlediği çayı getiriyor. Çayımı bir arkadaş eşliğinde içeceğime öyle seviniyorum ki diyor. Bu yaşlı hanımefendinin güzelliği ve asaleti karşısında adeta büyüleniyorum ve cevap vermek yerine sadece gülümsüyorum. O da gülümsüyor ve konuşmaya başlıyor. O evde ben ve eşim yaşardık bir zamanlar diyor. O ara parmağındaki alyansa takılıyor gözüm. Hala evli olmalılar diye geçiriyorum içimden. Peki neden şimdi orada değilsiniz ayrı yaşamaya mı karar verdiniz? diye üstüme vazife olmayan bir soruyla hanımefendiyi üzdüğümü fark ediyorum. Dolan gözleriyle eşini yirmi üç sene önce kaybettiğini söylüyor. "Kusura bakmayın sizi üzmek istememiştim." diye toparlamaya çalışıyorum. Önemli değil yavrum diyor o yemyeşil sevecen bakışlarıyla. Ama onu öyle çok özledim ki... Sen de tıpkı onun gibi bakıyorsun… Sert ama bir o kadar da uysal. O ara yandaki eski ama bir o kadar da alımlı olan piyanoya takılıyor gözlerim. Öylesine tanıdık ki… Parmaklarım tuşlara dokunabilmek için kıpırdanıyor oldukları yerde. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim, rica etsem piyanonuza daha yakından bakabilir miyim?
Benim değil kocamın piyanosuydu o gittiğinden beri kimse elini sürmez ona.
Çalmayı bilmiyordum ama yine de ona dokunma isteğiyle yanıp tutuşmaktaydım. Lütfen! dedim o derin gözlerine bakarak. Hayır diyemedi.
Yeni doğmuş bir bebeği kucağıma alır gibi özenle dokundum tuşlarına ve birkaç saniye sonra piyanonun o harikulade sesinden tatlı bir melodi dokundu kulaklarıma. Sıcaktan mest olmuş bir kedi gibi sokuldu yanıma yaşlı hanımefendi. Huzuru hissettim. Yıllardır tanıdığım onca insanda bulamadığım sıcaklığı şu anda bana nasıl hissettirdiğini anlayamıyordum. Çaldığım bu parçayı daha önce hiç duymamıştım, hatta piyano çalmayı bile bilmezken parmaklarımın tuşlarla olan dansına en az hanımefendi kadar seyirciydim. Engel olmadım kendime, dakikalarca akıp gitti notalar parmaklarımın ucundan…

Nihayetinde durdum. Kendime engel olamamak endişesi içinde hızla ayağa kalkıp odanın diğer köşesindeki büyük pencereden dışarıyı izlemekte olan hanımefendinin yanına gittim. Ağlıyordu.
Kaya? dedi usulca. Cevap bekler gibi bir hali vardı ses tonunda. Anlam veremiyordum. Bir şey mi dediniz efendim?
Kaya… Eşim… diyebildi ancak ve düşmemek için pencerenin kenarına tutundu. Hemen koluna girip koltuğa oturmasına yardımcı oldum. Eliyle yanağıma dokundu. Eli sımsıcak ve biraz buruşmuştu. Hissettiklerime anlam veremiyordum.
Bu çaldığın Kaya’nın bestesiydi. O eski bir piyanistti ancak bu bestesini bir tek bana çalardı hiç gün yüzüne çıkarmamıştı. Nasıl olur da bu parçayı çalabilirsin dedi hanımefendi. Bilmiyordum.

İzin isteyip aceleyle çıktım evden. Arkamdan Yine gel dedi usulca. Eve kadar yürüdüm ne yaptığımın farkında olmadan. Başım ağrıyor, midem bulanıyordu. Sabahtan beri tek lokma yememiştim. Eve girer girmez buzdolabını açtım, biraz baktıktan sonra memnuniyetsiz bir ifadeyle geri kapadım. Salondaki koltuğa uzandım, karşıdaki tuğla duvarda gezindi gözlerim, siyah beyaz bir fotoğrafa takıldı, ardından fotoğraftaki ağlayan çocukla konuştu ve veda edip ayrıldı yanından. Gözlerimi tavana diktim. Koltuğum ne yumuşak diye düşündüm. Yumuşak, yaşlı ve yalnız… Tıpkı hanım efendinin elleri gibi. Adını sormayı unutmuştum ama benim yaşlı koltuğumun bir adı vardı Gönül… Nedense bu ismi çok severdim, bana huzuru anımsatırdı, tıpkı hanımefendinin gözlerinde hissettiğim huzur gibi…

Biraz uyumaya ihtiyacım vardı. Gözlerimi kapayıp uyumaya çalıştım. Uzun süre öylece durdum. Uyandığımda sabaha karşıydı. Hava aydınlanmakla aydınlanmamak arasında seçim aşamasındaydı. Yavaşça doğrulup ayaklarımı koltuktan aşağı sarkıttım. Kendime kocaman bir yatak almış olmama rağmen genellikle bu koltukta uyumayı tercih ediyordum. Eski bir dükkandan aldığım eski bir koltuktu bu. Yaşanmışlığı beni büyülüyordu ve ona uzanıp geçmişini düşünüyordum. Kim bilir kimleri ağırlamıştı, yumuşak minderleri ne aşklar ne kavgalar görmüştü. Hepsini bir bir gözümde canlandırmaya çalışırdım. Önceki evinde yaşayan herkesi tanırdım rüyalarımda. Onun üstünde uyuyakaldığım gecelerde bana her şeyi anlatırdı, her anı tekrar yaşardı benimle.

Eski bir koltuktur o. Çok eski… Tıpkı hanımefendinin evindekiler gibi antika belki de. Ama benimki özeldir onlara benzemez. Karakterlidir ve harika bir dosttur. Kaybettiğim iletişimim ondan ibarettir. Onunla konuşur, ona ağlarım. Beni bağrına basar, uyutur, yaşanmış hikayeler anlatır. Bazen de bir melodi mırıldanır bir piyanonun tuşlarından… Çok sever beni, üzülmemi istemez.

Eski sahibesine götürdü beni. Yolları tarif etti ben uyurken, melodiyi fısıldadı kulağıma ve Kaya gibi hissetmemi sağladı bir an da olsa. Beni yeni bir hayata sürükledi. Yeni bir insanla tanıştırdı ve bambaşka bir dünya yarattı bana. Sakin, huzurlu, yalnız ve yumuşak bir sesi vardı Gönül Hanım’ın. O bir sanatçı… Karanlık hayatımda yol gösterici bir melek olacak…

Balkona çıkıyorum. Hava serin, güneş yeni doğmuş. Aşağıdan geçen simitçiye bakıyorum minicik görünüyor. Sonra güneşe bakıyorum, ona doğru uçuyorum. Soğuk betonu ve sıcacık kanımı hissediyorum. Gözlerim kararıyor…


31.01.09/Kocaeli
Photo by Benoit Paillé

Hiç yorum yok: