28 Mayıs 2013 Salı

Yabancı


İçinde bulunduğum bedene yabancılaşıyorum... Bu yıllardır böyle. Hep kendimden bile saklamak için çabaladım ancak bunun çözümü yok. Aynadaki ben değilmişim, ben içeride sıkışmışım, hapsedilmişim ve çıkamıyormuşum gibi. Bu dünyaya ait olmadığımı, yapılan, yapılacak olan her ne ise oldukça gereksizmiş gibi hissediyorum.

Bu durum beni korkutuyor çoğu zaman. Korkuyla karışık nefret içinde bakıyorum aynadaki, camdaki yansımama. Öyle olmadığını kabul ettirmeye çalışsam da bu bedene ait olmadığımı biliyorum içten içe. Dünyadaki yaşam denilen oyunu oynamak zorunda bırakılıyorum. Etrafımdaki insanların bunu nasıl göremediğine, hissedemediğine şaşırıyorum. Anlattığımda anlamadıklarını da biliyorum... Kendini buraya ait hisseden birine nasıl anlatabilirim ki bu gerçeklik dışı hisleri.

Benim hapishanem dört duvar arasında değil içine sıkıştığım bu bedenin içinde. Kemikler, etler ve derinin içine sarılmış kundaktaki bir bebek gibiyim... Kıpırdayamıyorum sadece hissediyorum. Bana yardım edebilecek kimse yok bunu da biliyorum.

Bu gözler, bakışlar, eller, bu yüz... Hiçbiri benim değil. Ben hiçbiri değilim. Buradan çıkmalıyım...

12 Aralık 2012 Çarşamba

Ruhumun elleri kangren, düşmesini bekliyorum...

10 Aralık 2012 Pazartesi

insanı her daim aynı şeyler mutlu etmiyor... hem sen, hem diğer şeyler değişiyor ve sonunda her şey yine mutsuzluk oluyor...

8 Kasım 2012 Perşembe

boya


parmaklarımı boyuyorum daha fazla kanamasınlar diye. değiştirebilseydim bir şeyleri daha çok boyar daha az kanardım hayatta. duygularımı bile gizleme gereği duymaya başladığımdan beri, benden geriye hiçbir şey kalmayacak olmasının korkusunu taşıyorum.
suskunluğumu kendime anlatıp duruyorum... ben en çok kendime anlatıyorum herşeyi, en çok da çırpınışlarım öldürüyor beni... neden insanlarla birlikte yaşamak zorundayım...

24 Eylül 2012 Pazartesi

yalnızlığın zehirli okları her geçen saniye daha derine inmekte ve ben sonsuz bir yalnızlık içinde, anlaşılmamış olmanın verdiği acıyla çırpınmaktayım.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Gemi

bir şehrin sana verecek bir şeyi kalmadığında, demir alma vakti gelmiştir. bütün yolcuların indirildiğine inanmıştır şehir, belki de inenlerin yerlerine kimsecikleri bindirmemiştir korkudan. kalkma vakti geldiğinde, habersiz sessizce gidilmelidir. geri dönüşü olmayan bir okyanusa yeni limanlara varılmalıdır. o şehirden kalma 3-5 yolcuyu da terk etmelisindir yeni şehirlere... kalan herşeyi silmek için dökülen gözyaşlarıyla okyanusunu büyütmeli, gövdeni güçlendirmelisindir. bir gemi her daim tek başına yol almalıdır, belki arada bir martı eşlik eder ya da bir balık.. hiçbirini yolundan döndürüp kendi rotana katmadan, hayatlarınızın kesiştiği bölümünde güzel bir an'ı paylaşarak yol almalısındır... ve hiçbir şehre benimle gel diyemezsin... şehir yerinde durur, gemi yol alır... kimi zaman kendini gemi sanan şehirlerle karşılaşırsan, sakın şaşırma... sadece git, kimsessizce...

18 Ocak 2012 Çarşamba

gözlerimden akan yaş değil katran olmalıydı
içimdeki karanlıktan kurtulmanın tek yolu bu...

4 Ocak 2012 Çarşamba

Zehir

Sen çoğu zaman bir şey anlamazdın söylediklerimden ama ben hep içten içe anladığını, sevindiğini, üzüldüğünü, benim adıma umutlandığını düşünmek isterdim. Fırtına durulduğunda, yağmur dindiğinde, güneş battığında ve tüm ağaçlar kuruduğunda, yalnız, kendiyle baş başa kaldığında insan, önce başıboş dolaşıp durur etrafta. Hiçbir şey bulamayacağını anladığında, düşünmeye de başlamıştır aslında. Yine söylediklerimi anladığını varsayıyorum.

Yalnızlık, düşünmeyle mi ortaya çıkmıştır , yoksa yalnız kalan mı çokça düşünmüştür, henüz yanıtlayamadığım soru bu. Aslında insan düşlediği oranda yalnızdır ve düşlediği kadar da kalabalıklaşmıştır. İçinde onlarca insanı beslemeye çalışırken, kimi zaman kendi açlığını gözardı etmiş, bu ihmalleriyle çirkinleşmiş, sessizleşmiş ve kapalı bir kutu haline gelmiştir. Sadece görünenle konuşmaya çalışanlar, ya uzun bir sessizlikte boğulmuş ya da eskiden kalma ufak bir çocukla muhatap olmuşlardır. Elbetteki bu çocuk da beslediği insanlardan biridir içinde, sadece henüz güvensizliği bilmediğinden onunla iletişim kurmak kolaydır.

Yaşadıkları kimsenin suçu değildir.

...

Bunca kelimenin arasında dolaşan zehirden ustaca kaçarken, her gün fark etmeden seni zehirleyenlerle, kendinden bir parça daha uzaklaşarak ve yok oluşuna bir adım daha yaklaşarak şeffaflaşacaksın. Onlara benzeyecek, onlar gibi davranacaksın, ki onlar da zamanında birilerine benzemişti. Hüzünden ve yalnızlıktan korkan sen, çok geç olmadan, bunlar hiç yokmuşçasına davranmak yerine, karşılarında daha güçlü durmayı öğrenmelisin.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Soğuk


İki kolun arası sıcak mı olurmuş hep?
Mesela ben bir balonsam, ipim kaçmışsa, yükselmişsem...
Ben artık ısınamaz mıyım...
Belki güneşe vardığımda ha?

20 Ekim 2011 Perşembe

Eski


Gittikçe samimiyetsizleşen insanlara inanmayarak başladı hikayem. Bir farklılık vardı; “onlar ve ben” di gruptaki üyeler. Farkın ne olduğunu anlamaya çalışarak geçirdiğim çeyrek asırdı hayatımın tanımı. Acaba herkes kendini farklı mı görürdü diğerlerinden, ya da üç beş kişi miydik yalnızca böyle hisseden?

İnsanlar hep kandırmaya çalıştı beni. Ben iyiyim dediler, güzel olan benim dediler, ben zekiyim dediler, ben aptalım, ben zavallıyım, ben biliyorum dediler… Bilmiyorlardı ki ben inandım onlara, diğerlerinin aksine. Diğerleri, yani onlar inanmazlardı söylenenlere. Çünkü herkesin kendileri gibi olduğunu bilirlerdi. Ama beni gözden kaçırırlardı hep, belki de varlığımdan haberdar değillerdi. Onlar her yerdeydi ben ise hiçbir yerde.

Hiçbir yerde yaşayan ama herşeyi bilen çocuktum ben taa eskilerde.